Sezgin Kaymaz’ın Deyiş Yapılarında Benzetmeli Anlatımlar / Prof. Dr. Ünsal Özünlü
Ünsal Özünlü'nün bu yazısı, bir bilim insanının, kitaplarını incelemeye değer gördüğü iyi bir yazara verdiği önemin yanında, 'sözbilim' ve 'deyişbilim' üzerine temel bilgi kaynağı olma özelliğini de taşıyor.
Giriş Anlatıma çeşitlilik ve güzellik vermek ve o an içinde yaşanılan, ya da imgesel bir yaşamı betimlemek için benzetmeler kullanılır. Benzetme eylemlerinin, insanların daha çocukluk evresinden başlayarak, tüm yaşamı boyunca sürdüğü, yaşamdaki deneyimlerin yazın yaşamına da aktarıldığı düşünülürse, hem yazılı, hem de sözlü anlatımlardaki önemi yadsınamaz. Anlatımlarında benzetmelere yer veren konuşmacıların ve yazarların anlattıkları, çeşitliliğe yer verirlerse dikkatler dağılmaz. Bu nedenle, benzetmeli anlatımların, - edatların tek başlarına bir işlevleri olmadığı söylenmesine karşın - deyiş gücü belirleyicilerden olup olmadığı tartışılabilir. Söz konusu bu durum, bu incelemede ele alınmaya çalışılmaktadır. Benzetmeyi oluşturan sözdizim yapıları İngiliz dilbiliminde ‘postpositions’ adı altında, Türkçe dilbilgisinde ‘son takı’, ya da ‘ilgeç’ adı verilen, daha nitelikli bulduğum için benim ‘ardıl yapılar’ olarak özetlediğim, sözdizimde niteledikleri addan sonra yer alan yapılardır. Bu yapılar, bu yazıda, modern Türk romanının dil kullanımında en usta yazarlarından birisi olan Sezgin Kaymaz’ın Nefha ve Ateş Canına Yapışsın[2] adındaki iki romanından alınan örneklerle gösterilecektir. Bu çalışma deneysel bilişim yazısı, ya da bilgisayar-dilbilim araştırması olmadığından, yazıda matematiksel veriler yerine, deyişbilimsel bilgilere dayanarak yazınsal deyişbilim alanı yeğlenecektir. Bugün bir bilim dalı olarak ele alınan deyişbilim, klasik çağlarda sözbilim içinde yer alan, onun alt dallarından biri olan bir bilim dalıydı. Bu nedenle, deyişbilim, sözbilimin uzun tarihsel öyküsü içinde yer alır. Herhangi bir inceleme ve araştırma yaparken, konunun tarihsel durumu ve gelişimini öğrenmek her zaman yararlı sonuçlar vermiştir. Bu nedenle, inceleme boyutları içinde yer alan deyişbilimin tarihsel bölümü, kendi bilim tarihimizin boyutları içinde önemli olduğundan, kapsamlı olmamak koşuluyla anahatlarıyla değinilmiştir. Bu yazının asıl konusu olan, bir yazarın bazı benzetme yapılarındaki deyiş özellikleri, deyişbilimin tarihsel boyutlarından sonra ele alınacaktır. Tarihsel Anahatlarıyla Deyişbilim Sözbilim eski çağlarda Yunan ve Roma kültürlerinden başlayarak tüm klasik devirlerde, Orta Çağlarda ve daha sonra Rönesans ve 16. yüzyılda bütün etkisini göstermiş, 17. yüzyılda bir duraklama geçirdikten sonra 18. yüzyılda yeniden Avrupa’daki eğitim, yazın ve diğer sanat dallarındaki yerini korumayı sürdürmüştür. Arada geçen bunca süre içinde sözbilim, ileri derecede önemli bir bilim dalı olmuş, kuşkusuz birtakım değişmelere uğramış, yeni görüşler doğrultusunda yeni düzenlemeler yapılmıştır. Sözbilim çok önemli bir bilim dalı ve başlıca eğitim ve öğrenim dallarından birisiydi. Her politikacının, askerin, şairin, romancının bilmesi gereken konuşma ve yazma biçimlerini verdiğinden, hemen herkes için gerekli bilgiler içeriyordu., Bu durum 18. yüzyılın sonuna kadar süregeldi. 19. yüzyılda ise dikkatler bilim tarihine yöneldiğinden gene bir duraklama geçirmesine karşın, sözbilimin yapısı içnde bir bölüm olan deyiş türleri söylevlerde, konuşmalarda, anlatımlarda, romanlarda, oyunlarda, ve çeşitli yazın türlerinde çok kullanılmakta olduğundan, bunların yeniden ele alınarak incelenmesi, daha kesin belirlenmesi ve öğretilmesi düşünüldü, çeşitli deyiş türleri belirlendi.. Bu arada, belirlenen ve tanımlanan deyiş türlerinin eğitim ve öğretim alanında geniş bir biçimde kullanılması da bu döneme rastlar. 19. yüzyılı deyişbilimin yeniden doğuş dönemi olarak değil, endüstri ve makinalaşma devriminden sonra gelen yeni çağda yeniden gelişip yayılmaya başladığı dönem olarak tanımlamak daha doğru olur, çünkü deyiş çeşitleri klasik sözbilimde zaten önemli bir dil yapı özelliği ve deyişbilimin bir konusu olarak ele alınıyordu; 19. yüzyıl, deyişbilime yeni bir yön vermiş, sözbilimi ve özellikle deyiş türlerini ders kitaplarına sokarak, klasik sözbilimin karışık ve kullanımı zor olan konularından arındırıp, onu günlük yaşamda daha rahat kullanılır bir duruma getirmiştir. Avrupa ve Amerika’nın okul kitaplarında yazın incelemeleri ağır ve karmaşık klasik sözbilim ile değl, deyişbilim nitelikleri öğrenilerek sürdürülüyordu. Bugün büyük üniversitelerde ve dünyaca önemli kitaplıklarda 19. yüzyılda sözbilimi geniş oranda konu alan ve öğrenciler için yazılmış olan kitaplar bulunmaktadır. Klasik sözbilimde bir metnin başlıca 4 büyük yapı yardımıyla kurulduğu düşünülmüştü. Bu yapılar metindeki dil kullanımlarının belli başlı katmanları içinde çeşitli yapı biçimleri ele alınarak belirlenmişti. Yazınsal yapıtların ve her türlü metin yapısının neredeyse hepsinin, bu 4 etken yapıdan en az bir ya da birden fazlasının kullanımı sonucunda oluştuğu varsayılmıştı. Bu yapılar metinde koşutlama, önceleme, yineleme, ve sapma adı ve biçimiyle adlandırılıyordu. Herhangi bir yazar bir metin oluştururken kullandığı dilde, dilin özelliklerine göre bu yapıların birçok değişik tür ve biçimlerini kullanabilir, ayrıca, dili kullanırken kendine özgü yaptığı birtakım değişiklikleri bunlar yardımıyla okurlara iletebilirdi. Genel bir tanımla, bir yazarın kendine özgü dil kullanımı olarak betimlenen deyiş, klasik sözbilimde önceleri bu etken yapıların bileşimi içinde betimlenmeye çalışılmıştı. Önceleme, koşutlama, yineleme, ve sapma insanın metin yaratma yeteneğinin en doğal özellikleriydi. Bunların yanısıra, daha pek çok çeşitli ve değişik tür ve biçimlerdeki dil kullanım çeşitleri insana sonsuz seçenekler sunarak ona çok çeşitli metİnler yaratabilme gücü veriyordu. 18 ve 19. yüzyıl yazın eleştirileri o zamanlara kadar saptanan ve betimlenen deyiş türlerini kullanarak yapılıyordu. O zamanlarda yazılan eleştirilerde bu tür terim ve betimlemelere sık sık rastlanır. 20 yüzyıl yazın yapıtlarında ve eleştirilerinde klasik sözbilimden gelen terimler ve kalıplar bazı değişikliklerle süregelmiştir. Yalnızca önceleme, koşutluk, yineleme, ve sapma biçimleri göz önüne alınarak, benzetme yapılarının deyiş gücünü belirlemede bir yarar sağlayıp sağlayamayacağı araştırılabilir, çünkü deyişbilim yalnızca bu kadar değildir. ‘Deyiş’ betimlemeleri içinde sık sık kaşılaşılanlardan birisi de, ‘deyiş, insanın kendisidir.’ biçimindeki betimlemedir.. Bu nedenle, bir yazarın kendine özgü dil kullanımı, benzetmeli anlatımları o yazarın metinlerinde nasıl işlediği deyişbilimde arasında yer alır. Deyişbilim’in kendine özgü bir inceleme alanı olarak konumu ve önemi bizim yazın tarihimizde Recai Mahmutzade Ekrem ile başlar. Tanzimat Devri aydınlarından olan R.M.Ekrem, Avrupa’da görevli olduğu yıllarda öğrendiği ‘üslup’ biçimlerinden dilimizin o zamandaki durumuna uyduğunu düşündüklerinden bazılarını ele alarak deyiş türlerini belirleme çabasına girişmiş, ancak devrin sürekli değişken koşulları içinde, kendisinden sonra da çok büyük bir hızla değişen politik, toplumsal, yazınsal, ve yapısal koşulların hızında deyiş türleri unutulup gitmiştir. Avrupa tarihinde klasik çağlara kadar derin kökleri olan sözbilim ve deyişbilimin bugüne kadar insanlığa vermiş olduğu deyiş türlerinin kendi yazımızda geniş ve ağırbaşlı bir biçimde yer alamaması, tarihteki çalkantılar nedeniyle olsa gerektir, çünkü Recaizade Mahmut Ekrem’den önce hiç kimsenin yazınımızda deyiş türlerinden sözettiği görülmediği gibi, Ekrem’den sonra da yeniden biçim ve yer kazanmaya başlayan Türk dili ve yazınının yeni ve geniş çalkantıları, yeniden biçimlenen yurt toprakları, yeniden yaratılan bir millet kavramı, ve bütün bunların getirdiği yeni durumlar, deyiş türleriyle ilgilenme sırasını bir türlü getirememiştir.. Bu arada, Tanzimat’tan az sonra patlayan 1. Dünya Savaşı ile başlayan ağır toprak yitimi, ve bir 30 yıl kadar sonrasının 2.Dünya Savaşı, yurt dışında olduğu kadar, yeni yurt sınırları içinde yeniden biçimlenen dil ve yazına da etki ederken, ülkede deyişbilimin oluşma ve gelişme süreçlerini bir türlü başlatamamıştır. Dünya savaşlarından sonra deyişbilimden ayrıntılı bir biçimde söz edilmesi, Bally’nin 1907’lerdeki deyişbilim kitabından çok sonra, birçok ülkede ancak 1960-65 tarihleri arasında başlar. 1960-1970’ler deyişbilim üzerinde Avrupa ve Amerika ülkelerindeki birçok üniversitede sempozyumlar yapıldığı, kitaplar yazıldığı görülür. Rusya topraklarının sınırları içinde bulunan ülkelerde de aynı devinimler, birbirinden farklı görüşler doğrultusunda göze çarpar. Ayrıca, deyişbilim, asıl uğraş alanı yazın ve türleri olmasıyla birlikte, yalnız yazından değil, yazının tek ve kaçınılmaz ortamı olan dil ve dil üzerinde yapılan çalışmalardan, yeniliklerden, geliştirilen kuramlardan, yeniden biçimlenen kuram ve inceleme alanlarından etkilenir. Bu nedenle, yazın alanının bir ortamı olan dil ve dili inceleyen dilbilim, onu odak noktası yaparak incelemeye alır. İşte bu noktada bazı görüş ayrılıkları çıkar. Yazın, deyiş türlerini yüzyıllardır yaptığı gibi, kendi tanım ve görüş çerçevesinde tutmaya çalışır.; dil onun için yalnızca bir araçtır; dilbilim ise, deyişbilimi kendi alanında sürekli yenilenen görüşler ve kuramlar doğrultusunda, her seferinde değişik yerlerden ve açılardan ele alır. Onun için yazınsal yapıları değil, o yapıları oluşturan metinler içindeki dilbilim nitelikleri önemlidir, çünkü bir metin ancak dil yapılarıyla oluşur, bir metinde başka bir ortam yoktur. Böylece, incelenen metin aynı olmasına karşın, yazın ve dilbilim konuya ayrı açı ve noktalardan bakarlar. Deyişbilim arada kalır, asıl amacı, bu iki önemli dost ama aynı zamanda karşıt görüşü bir arada tutarak deyiş çalışmalarında daha tutarlı sonuçlara ulaşmaya çalışmaktır. Önceden değindiğim gibi, hem yazın, hem dilbilim alanlarındaki yeni kuram ve görüş, metinlere değişik açılardan bakmaktadır. Önemli olan amaç, metinleri daha iyi irdeleyebilmektir.. Deyiş ve Benzetme Deyiş çeşitlerinin dilbilimsel özelliklerini derli toplu belirleyen bir çalışma henüz ortalarda görülmemektedir. Aslında tam bir liste yapmak birtakım eksiklikleri de, başlıca 2 neden yüzünden her zaman yanında getirecektir, çünkü ilk nedeni, her insan kendi başına bir adadır, bu yüzden kendine özgü dil kullanımlarında kendine özgü çok şeyi vardır; ikinci nedeni ise, bir insan her ruhsal ve bulunduğu ortam durumunda kendi duygu ve düşüncelerini taşıyan, başkasından farklı dil kalıp ve sözcükerini kullanır. Bulamıyorsa kendisi yaratır. İşte bu nedenle, bir kimsenin yalnızca bir ya da iki deyiş türü yoktur. Çeşitli deyiş türlerini değişik durumlara göre kullanır. Deyişler bu nedenle çeşitlidir. Batı dünyasında, İngiliz dilbilgisi yazarı John Nesfield (1942) ‘nin 19. yüzyıl sonlarında saptamış olduğu ve o zamanki bilgi ve görüşlere dayanarak yapmaya çalıştığı sınıflandırma ve betimlemelere – oldukça karmaşık ve güç belirlenir olmalarına karşın – gene de gereksinme duyulmaktadır, çünkü bilimde bir kuram kendisinden daha üstün ve herkes tarafından onaylanan bir başka kuram gelip onu yerinden edinceye kadar geçerlidir. Bugünün yazınsal eleştirileri, Nesfield’in ortaya koyduğu yazınsal deyiş türlerinden her birini anarak deyiş değerlendirmeleri yapmaktadır. Recaizade Mahmut Ekrem de, Nesfield’den önce bu türlerden bazılarını o zamanlar vermeye çalışmıştı. Yazın, duyumsanan herhangi bir şeyin, anılan bir insanın ya da olayın anlatılmasıyla başlar. Bu anlatımda herhangi bir öğe, dorudan doğruya anlatılabildiği gibi, bir başka öğenin önüne alınarak (önceleme) asıl öğeyi anıştırır gibi de anlatılabilir, ya da yazarın (konuşmacının) kendince belirlenen bir parçası asıl öğeyi simgeleyecek biçimde anlatılabilir, çünkü böyle bir işlemi yapma gereği, öncelenen nesnenin zaman, yer, ve anlatım bakımından önemine bağlıdır. İşte önceleme bu nedenle yapılır. Öncelemeye inananlar, insan yaşamında neredeyse her şeyin önceleme ile belirlendiğine ve önem kazandığına varsayarlar, çünkü insan genellikle hemen her şeyi bir başka şeyle karşılaştırarak değerlendirir. Bu da, en azından, önceleme kadar önemlidir. Bu iki önemli işlem, karşılaştırma ve önceleme , belki de insan yaşamındaki sanat alanında yazının başlamasına neden olan çok önemli iki işlem olarak görülebilir. Bazı düşünürler, yazın sanatının önceleme ile başladığını savunmuşlar, ancak elde kanıtlanacak yazılı bir belge olmadığından bu görüş doğrulanamamıştır.. Gene de insan kendi çocukluğunun ilk evrelerinden bu yana gelen deneyim ve algılayımlarını anımsadığı zaman, yaşamının ilk evrelerindeki kavram ve tanımlarında kendi aklının öngördüğü önceleme ve karşılaştırma dizgeleri kullandığını, bunları da dilde ‘gibi’ ya da ‘kadar’ ile karşılaşdığını anımsar. Türk dilinde ‘gibi’ ve ‘kadar’ edatlarıyla yapılan benzetmelere ilişkin, sözdizim ve anlambilim alanlarında oldukça doyurucu çalışmalar yapılmıştır. Dilbilimdeki ilerlemeler doğrultusunda yazılan kitaplar arasında sözdizim, anlambilim ve anlatıbilim alanında yapılan inceleme ve araştırmalar vardır. 21. yüzyılın ilk 10 yılı sonunda artık pekişmiş olan dilbilimin teknik yapısı, Türkçe’yi çağdaş kuramlar altında incelemeyi gerektirmiş ve bu konuda yapılan çalışma ve sonuçlar çoğalmıştır. Üniversitelerde yapılan araştırmaların çoğu bir tez çalışması olarak gerçekleşir ve çoğu kez tezi yazan kimsenin kendi düşünceleri doğrultusunda yerini bulur. Bu nedenle, hemen her türlü araştırmada üniversitelerin kitaplıklarına başvurmakta yarar vardır. Bu yazının konusuyla ilişkin çalışmaların belki de ilk öncülerinden ve sözedilmesi gereken araştırmalardan biri de O. Tolga Şehidoğlu’nun (Şehidoğlu:1996:40). Ortadoğu Teknik Üniverstesi’nde yazdığı bilim uzmanlığı tezidir. Tezin yazarı, bu tezinde, diğer dilbilgisi kitaplarında olduğu gibi, her iki edatın sözdiziminde sontakı ve ilgeç olarak yerini belirtir. 1998 yılına, İngiltere’de Routledge tarafından yayınlanan, Türk Dili’ne ilişkin kitapta, Johanson ve Csato (Johanson & Csalo:1998:20), sontakı ve ilgeçlerin varlığını diğer Türk dillerinden verdikleri örneklerle Türk dillerindeki kullanılış ve farkları belirtirler. Sözdizim alanındaki çalışmalar içinde, N. E. Uzun’ (Uzun:2000:37) un çalışması önemli bir yer tutar. N. Chomsky’in dönüşümlü dilbilgisi verileri ışığı altında yazdığı kitabında, ‘gibi’ ve ‘kadar’ın sözdizim yapılarında sıfat öbeği, ad öbeği, eylem öbeği içinde bulunabileceğini tümce örnekleriyle ve sözdizimsel ağaç dallanmaları biçimindeki çizelgelerle gösterir. Ancak dilbilgisi ve dilbilim incelemeler, ideal bir dilin olması gereken biçimiyle bütünleşen yapılarla düşünüldüğünden, çoğu dilbilgisi ve dilbilim kuram ve yazılarında olduğu gibi, Uzun, çalışmasında dili gerçek yaşamda kullanılan örneklerle değil, kullanılması gereken kuramsal biçimleriyle ele alır. Fakat kuram olmadan kullanımın da olamayacağı hiçbir zaman unutulmamaktadır. Bu nedenle, Uzun’un kitabı her zaman bir başvuru değerinde yerini korur. Benzetme edatlarıyla ilgili olarak yapılan çalışmalar arasında Meltem Kelepir’in 2001 yılında Massachussetts Institute of Technology’de verdiği (Kelepir, 2001:103-106) basılmamış doktora tezi de dikkat çekicidir. Kelepir, tezinde, ‘gibi’ ve ‘kadar’ edatlarının, adların durumlarıyla olan kullanılışlarının önemini vurgulayan açıklamalara değinir. 2011 yılında Edina Solak ve Alica Arnaud, (Solak & Arnaud:2011) Saraybosna’da, Türkçe sonekler ile Boşnakça’daki öneklere ilşkin yaptıkları bir araştırmada örneklerini “Derviş ve Ölüm” adlı bir romandaki tümcelerden verirler. Geçen bunca yıllar içinde dilbilgisi ve dilbilim örneklerini, dilin asıl kullanım alanlarından biri, belki de en işler durumu olan yazın alanından alınan yapıtlarla süslemeleri, sevindiricidir. Böylece elde edilen verilerden hem dil ve dilbilim, hem de yazın alanları yararlar elde eder. Nuh Doğan (Doğan,:2014: 105-118), Türkçe edatları sözdizimsel (s.110) ve anlambilimsel (s.114) olarak incelemiş ve bu incelemesini Dil Arştırmaları'nda yayımlamıştır. Türkçe edatları işlevsel görevlerine göre bölümlere ayrılmasını önerir. Bu konu zaten yıllardan beri hemen tüm dilbilimcilerin düşünce birliği içinde oldukları bir konudur. İbrahim Karahancı (Karahancı: 2017) bir yazısında sözcük birimlerinin deyiş (üslup) oluşturma özelliğini incelemiş, inceleme konusunun temeline edatları almıştır. Hemen her sözcük türünün yüzyıllardan beri dillerde çeşitli yönlerde incelenmesine karşın edatların deyiş belirleme niteliklerinin ele alınmamasının garipliği böylece giderilmeye çalışılmış görünüyor. Buna karşın bu konunun daha ayrıntılı ele alınmasında her zaman yarar vardır. Karahancı, edatları, tek başlarına deyiş belirleme gücü olmayan sözcükler olarak belirlemektedir.(s.759 Yazarın kendi anlatmak istediği konuya yatkın bir onay vermek elbette olasıdır. Ancak, tümce içindeki diğer öğelerin birlikteliğiyle genişleyen sözcük öbeklerinin bileşiminden ortaya çıkan anlamın oluşmasında, tek başlarına bir ‘gücü olmayan’ edatların, özellikle karşılaştırma görevi edatlarının görevi yadsınamayacak kadar önemlidir. Bu konu, kuşkusuz, dili kullanan kimsenin yarattığı karşılaştırmalara göre de değişebilir. Buna karşın, Karahancı’nın yazısının deyiş incelemelerine değişik bir bakış açısı getirdiği söylenebilir. İ. Gülsel Sev (Sev:2012), Türkçe’de benzetmeli anlatımları ele alarak, deyimler ile atasözlerine ilişkin görüşlere de yer verdiği, yazısında benzetme eylemlerinin dildeki verimliliğini vurgular, çünkü benzetmeler edebiyatta önemli yönelimlerinden belki de en başında sayılması gereken yapılarıdır. Sel, yazısında, anlatım yollarında dilin en başta ele aldığı ‘gibi’ edatının nasıl kullanıldığını bolca örnekle gösterir ve ‘gibi’ ile yapılan benzetmelerin sözdizimsel ve anlambilimsel değerleri üzerinde açıklamalarda bulunur. Sel, bu çalışmasının daha sonra yapılacak çalışmalara bir örnek oluşturmasına ilişkin bir dilekle yazısını tamamlar. Sel, örneklerine, ‘gibi’ edatının kullanım sıklığının çok olduğu AD + GİBİ yapısıyla başlar ve ‘İsim Kısmı Tek Kelimeden Oluşan Benzetmeli Yapılar’ (s.503), İsim Kısmı Belirtisiz İsim Tamlaması Kalıbında Olanlar (s.507), İsim Kısmı Belirtili İsim Tamlaması Kalıbında Olanlar (a.y.), İsim Kısmı Sıfat Tamlaması Kalıbında Olanlar (s.508), İsim Kısmı Sıfat-fiil Grubu Kalıbında Olanlar (s.509), İsim Kısmı Bağlama Grubu Kalıbında Olanlar (a.y.), İsim Kısmı İkileme Kalıbında Olanlar (a.y.), ve İsim Kısmı Birleşik İsim Kalıbında Olanlar (a.y.) altbaşlıkları ile onları inceler. Benzetmeli anlatımların Sezgin Kaymaz’ın Nefha ve Ateş Canına Yapışsın adındaki iki romanında kullanımlarının incelediğim bu yazıda, Gülsel Sel’in kullandığı yönteme benzer bir yöntem yeğliyor, bu yazıdaki amacım teknik ve matematiksel bir çalışma yapmak olmadığından, sayısal değerlere yer vermiyorum. İnsan yaşamındaki hemen her zaman, her durumda ortaya çıkan ‘benzetme’ eğilimi, belki de onun en çok yararlandığı bir yönelimdir, çünkü bilinmeyen bir şeyi çözmeye çalışırken, bilinen şeylerle olan benzerliklerden başlanır, onlar bitince, geri kalanları o yeni şeylere benzetilmeye çalışılır. Buna ilişkin yıllar önce bazı kuramlar geliştirmeye çalışanlar olmuş, ancak yüzyıllar önce ortaya atılmış “önceleme” kuramı yüzünden bu sav gerilerde kalmıştır. “Önceleme”, benzetmeyi de içine alacak biçimde, klasik çağlardan beri sessizliğini sürdürmekteyken, psikolojinin gelişmesiyle 20. yüzyılın son 20 yılında yeniden yükselişe geçti. Öncelemeler üzerinde yapılan araştırma ve incelemeler klasik edebiyat değerlendirmelerini sarsacak nitelikte ürünler vermeye başladı. “Önceleme” bazı tutucu çevreler tarafından, öncelikle, reddedilmiştir, ama önceleme vardır ve bu bir gerçektir. Dikkat edilirse, ‘önceleme’ ve ‘benzetme’ yaşamın her yönünde, bilimde, teknolojide, politikada, toplumda, sağlıkta, ve edebiyatta çeşitli adlar altında kullanılmaktadır. ‘NEFHA’ ve ‘ATEŞ CANINA YAPIŞSIN’ Romanlarında Benzetme Yapıları Sözcüklerin olabildiğince sık ve değişik amaçlarla kullanılması, ve anlam farklarıyla bezeli betimlemeler yapılması, edebiyatta işlerlik kazandığından, dilin asıl işlerliği en çok yazınsal alanda görülmektedşr. Bu nedenle, yüzyıllardan beri dilbilgisi yazarları, örneklerini yazınsal yapıtlardan almışlardır. Gene bu nedenle, bu yazıdaki örnekler modern Türk romanında önemli bir yazardan alınmıştır. Sezgin Kaymaz, Nefha ve Ateş Canına Yapışsın romanlarında Adem ile Havva’nın acıklı öyküsünü anlatmaktadır. Bu iki romanıyla, İngiliz şairlerinden John Milton’un Paradise Lost ve Paradise Regained adlı yapıtlarının edebiyatımızın roman türündeki benzeri olarak görülebilir. Milton’ın Paradise Lost ve Kaymaz’ın Nefha adlı kitaplarında Adem ile Havva’nın Cennet’ten kovulmasını, Milton’ın Paradise Regained ile Kaymaz’ı Ateş Canına Yapışsın’ romanlarında ise onların Yeryüzü’ndeki durumlarını okuruz. Ancak her iki yazın insanının koşutlukları buraya kadardır. İlk elde, John Milton bir şair, Sezgin Kaymaz bir romancıdır. Bundan sonrası her iki şair ve yazarın kendi inanç ve kültürlerindeki kendi anlatım ve dünyalarına ilişkin ayrıntılarla başkalık kazanır. Kuşkusuz, her iki yazın sanatçısının görüşlerinin biçimlenmesinde inançlarına yön veren iki ayrı dinin payı da büyüktür. Ayrıca, Milton’da, şeytana önce kanan kişi Havva’dır. Kaymaz’da ise Adem’dir. Bu konuları tartışmak da bu yazının amaçları dışındadır. Bu incelemede, gibi ve kadar sözcükleri içeren tümcelerin seçiminde kullanıla kullanıla artık günlük dile yerleşmiş ve herkesin bildiği kullanımlar yerine, Kaymazı’ın kendi dil kullanımlarına özgü tümceler seçilmiştir. Herkes tarafından günlük dilde kullanılanlar, ‘ölü eğretilemeler’ gibi işlevlerini yitirdiklerinden, incelemeye olabildiğince alınmamıştır. Kaldı ki, bu türden tümceleri yazar S. Kaymaz zaten pek az kullanmaktadır. ‘Gibi’ ve ‘kadar’ edatlarıyla yaptığı benzetmeler günlük dildeki benzetmelerden daha değişiktir. Bu da onun dil kullanımındaki titizliğini göstermektedir. ‘Gibi’ ‘Gibi’ edatıyla yapılan tümcelerin sözdizim yapıları, benzetme öbeğindeki AD’ın aldığı eklere ve derin yapıda bulunan ve onu niteleyen tümcenin yüzey yapıda yansıtıldığı sözdizim yapılarının biçimlenmelere göre değişmektedir. NFA’da ‘gibi’ benzetmeleriyle yapılan 85, ACY’da 99 tümce,, NFH’da ‘kadar’ ile 29, ACY’da 39 tümce göze çarpmıştır. Bunlar, ’ölü benzetmeler’ denilecek özellikte olan benzetmelerin dışında, ya henüz çok az kullanılan, ya da yazarın kendi yarattığı kullanımlar olarak göze çarpar.. Yazarın iki kitabına göze çarpan bir başka özellik de, bazı aynı tümcede hem ‘gibi’, hem de ‘kadar’ kullanılarak yapılmış olan benzetmeli anlatımlardır. Bu tür tümceler betimleme ve benzetmeleri hem tekdüzelikten kurtarmakta, hem de okuyucunun imgesinde belirebilecek bir karışıklığı ortadan kaldırmaktadır. Bu konu da deyişbilimin, sakınılması gereken bir deyiş türü olarak belirlediği, ‘tekdüze deyiş’den uzak durmanın yollarından biri olmaktadır. Benzetme yapıları, benzetme edatından önce, ya (AD + GİBİ / KADAR), ya da ad yerine, derin yapısında bir tümce bulunan ve sözdizim dönüşümleri sonunda yüzey yapıya geçen sözcüklerin dilbilgisel işlevlerine göre çeşitli sözdizim biçimlerinde, sıfat tamlaması yapılarında, ya da, sıfat fiil grubundaki işlevleriyle yüzeyde bulunabilirler. Yukarıda da belirtildiği gibi, Türkçe’de sözdizim yapıları ardıl yapılar olarak özetlenebilecek benzetme yapıları, AD + GİBİ yapısında görüldüğü gibi, bir addan sonra kullanılırlar. Dilbilgisi kurallarına göre, bu yapılar aldıkları eklere göre değşiklikler gösterirler. : :(AD + GİBİ) Yapılı Benzetmeler Aşağıdaki örnekler NFH’dan alınmıştır.Yeri geldiğinde ACY örneklerine değinildiği bildirilecektir. (1) Otel nevresimi gibi serildiler çayırlara, neredeyse hiç kıpırdamıyorlar. ( s.101) (2) Bu ona buz gibi bakıyordu, o buna alev gibi. (s.111) (3) Taze taze çıkmış gelmiş öfkesi bir gidip yerini dipsiz kuyular kadar derin bir mahcubiyete bırakıyor, o anlarda gözleri solmuş lavanta moruna dönüp sönüyor, bir gelip o dipsiz kuyunun dibinden volkanlar gibi yükseliyor, o anlarda da feldispat grisine dönüp şimşek gibi çakıyordu. (s.22) (4) Neyse ki nefesi buzdan şelaleler gibiydi, iyi geliyordu serin serin. .... Sur sesi kadar hoştu sesi, o da iyi geliyordu. (s.72) (5) Azrail ecel gibi güldü Mikail'in yüzüne. (s.108) (6) Tırpanın içbükeyken dışbükey, dışbükeyken içbükey gibi duran yüzüne bakıp iç geçirdi tebliğ meleği. (146) (7) Onlar ise süt köpüğü gibi fokurdaya fokurdaya kaynayan meleciklere çaresizce bakıyordular şimdi.(s.117) Benzetme yapılarında, benzetme edatından önce kullanılan adlar tümce içindeki diğer öğelerle olan bağıntısına göre ekler alırlar, ya da almayabilirler. Aşağıdaki örnekte ise, dönüşümsel-dilbilgisini ilgilendiren altyapıdaki tümcelerinde silinme işlemleri yapıldıktan sonra ortaya çıkan eksiltili tümceyi de içeren bir kullanım görülüyor. Yukarıdaki Örnek 6, Tanrı katında zaman kavramının olmadığını gösteren, ‘zaman’ın yalnızca dünyalık ve insanlara özgü bir kavram olduğunu anımsatan, zekice yapılmış bir AD + GİBİ örneğini vermektedir. Yukarıdaki ilk 7 örnekte dikkati çeken bir başka özellik de, 1-2-5-7 örneklerinde yalnızca bir tek benzetme edatı kullanılmıştır. 2 ve 3 örneklerinde ise 2 edat bulunmakta, bu iki tümcenin benzetmesi daha güçlü durmaktadır. Ancak, 5. tümce, ve eksilti kullanılmış olan 6. tümcede anlam ağırlığı diğer öğelere kaydığından anlatımdaki benzetme gücü yüksektir. Yalnızca tek bir benzetme edatı olan tümcelerdeki benzetme etkisi, çoklu tümcelerde yinelenen benzetme edatlarının ve değişik tümcelerle güçlenen benzetme etkisinden daha azdır. Bu özellik, ‘ne kadar çok benzetme, o kadar çok canlılık’ kuramının bir sağlayıcısı olmaktadır. Tekdüzelikten arınmak için AD öbeğinde sıfat, sıfat öbeği, sıfat fiil gibi işlevleri olan başka sözcüklerle benzetmeler olabilir: (8)Yapış yapış bir salgı gibi kalmış, yokluğu belli olmayan bir yokluk gibi kalmış, Hüda-i Hikmet, aynı anda hem hoş hem nahoş bir hatıra gibi kalmış, akıllarda fikirlerde zihinlerde kalmış, orta yerde bir kocaman soru işareti çengeli gibi kalmıştı. (s.27) Örnek (8)deki benzetmeli anlatımlardaki, adlar yalın değildir. Bir ad öbeği oluşturmuşlardır. Aşağıdaki örnekte ise, ‘Gibi’ ve ‘Kadar’ kendilerinden önce gelen ad, ya da zamirin aldığı eklerle birlikte benzetme anlatımında yer alırlar: (9) Melek gerçekten de Mikail'in kopyası gibiydi, en az onun kadar savaşçı duruşlu, en az onun kadar dikbaşlı, en az onun kadar kavi, en az onun kadar sıkı.(s.97) Örnek (10da, ad öbeği, sayı sıfatı, sıfat, ad tamlaması ile genişleyerek adı nitelemiştir: (10) ... sayılamayacak sayıda meleciğin arasına üç keskin dönence palası gibi dalıverdiler palas pandıras. (130) Ad öbeği bir başka ad ile bileşik ad, ya da ad tamlaması olarak, ya da bir sıfatla birlikte kullanılabilir. Anlatımlarda olabildiğince geniş ad ve fiil öbekleri betimlemeli deyiş örneklerini verir. Aşağıdaki örnekte, genişlemiş ad öbeği görülüyor: ACY’dan bir örnek: (11) İblis, tam o anda ellerini, "Ben söylemiştim ama inanmamıştınız!" dercesine iki yana açıp göğe bakmaya başlamıştı, bu yüzden ağaçların arasından dişi bir leopar gibi fırlayan ve "Hayııır!" diye bağıran Havva'yı göremedi. (ACY:201): Aşağıdaki benzetmeli anlatımdaki yalın AD’ın güzelliği, yinelenen benzetme edatıyla çoğalmaktadır. Bunun nedeninin, hem sıfat fiillerin peş peşe gelmesinden, hem de edatın yinelenerek kullanılmasından kaynaklandığı unutulmamalıdır: (12) Yaylanıp kavisler çizerek, çaprazlamasına pike yapıp diklemesine yükselerek, bir yayılıp bir bir araya gelerek, bir kum gibi dağılıp saçılıp bir gülle gibi sıkışıp yoğunlaşarak geliyor, sağnak gibi, bora gibi, tufan gibi geliyordular. (s..161) (TÜMCE + GİBİ) Yapılı Benzetmeler Aşağıdaki örnekler NFH’dan alınmıştır. Yeri geldiğinde ACY örneklerine değinildiği bildirilecektir Benzetmeli anlatımlarda ad, derin yapıdaki bir tümceden dönüşmüş yapılarla nitelenebilir. Aşağıdski örnekler böyle yapıları içermektedir: (13) Sarsıldılar. Kükreyen Çimenler Platosunu konfeti gibi örten sonsuz sayıda melecik, it yıkışmış yonca ekeneği gibi sağa sola yatıyor, sallanıyor, durduğu yerde yalpalıyor, ipi dolanmış yoyo gibi felfelliyordu. (NFH:167) Aşağıdaki, derin yapıdaki tümce, yüzey yapıda sıfat fiil, ya da fiil grubu olarak işlev yapabilir: (14) Ayak altından kaldırılmıştı o mendebur, ama çerçöp kaldırılır gibi kaldırılmış, hırt hışır kaldırılır gibi kaldırılmış, yalaş bulaş olmuş süprüntü hofalakları kaldırılır gibi kaldırılmıştı, o ki, kendi gitmişti ama süpürge sadmelerinin şiddetinden toru tozu havada sallanıyordu ısrarla. (s.30) Bu benzetmeli anlatımın gücü, daha önce değinildiği gibi aynı benzetme edatının yinelenmesinden kaynaklanmaktadır. Örnek (15)de, AD’ı niteleyen tümce, dönüşümler sonunda sıfat-fiil işlevinde yüzey yapıya çıkan bir anlatımdır: (15) Kaynayan bir süt gibi köpür köpür dalgalanan bembeyaz bir krizantem bahçesi vardı şimdi her yanında. (s.89) Bir başka örnek: (16) Ne zaman çileden çıkacak gibi olsa, güya iyilik yapmak için o tırpan denen nesneyle yanını belini komşunun emanet mandasını dürter gibi dürtmesinden bıkmıştı bunun.(s.109) Benzetme edatı, ardarda gelen tümcecikler, ya da sıfat-fiillerle yinelenebilir. Aşağıda, böyle bir benzetme görülüyor. Onu, eşine az bulunur bir duruma getiren faktör, ne anlatılan kişinin Azrail olması, ne de öteki dünyadan söz edilmesidir. O tümceyi ölümsüz kılan, ardarda kullanılan ‘gibi’ benzetmelerin yanı sıra, değişik türlerdeki tümcecikler, içlerindeki tekerlemeler, deyimler, klişeleşmiş, herkesin kullandığı dil kalıpları – ölü eğretilemeler değil - ve, kuşkusuz, her seferinde yinelenen ‘gibi’ edatıdır: (17) Ama geliyordu Azrail. Duman gibi, pus gibi bir gelişi vardı, akıllara zarar. Üşüte üşüte, titrete titrete; buz gibi, çelik gibi geliyor, istesen de gelecek, istemesen de gelecek gibi geliyor, öyle de gelecek böyle de gelecek gibi, hem bekleyip durduğun hem hiç beklemediğin bir anda gelecek gibi, kaçsan da gelecek, saklansan da gelecek, nerede olursan ol gelecek, ne zaman gelmesi gerekiyorsa o zaman gelecek, ama ille de tam zamanında gelecek gibi, bir gelmeye başladı mıydı durdurmak mümkün değilmiş gibi, bırak durdurmayı, azıcık geciktirmeyi bile aklından geçirmek hem çok acıklı, hem de çok gülünçmüş gibi geliyordu. Çok fena geliyordu. (s.64) Eşine az bulunur bir benzetme tümcesi olarak, tümceciklerde ‘gibi’den önce çeşitli sözcük öbekleri ve anlatım biçimlerinden oluşan yapılarla bezenmiş tüm bir paragraf, herkesin her zaman kullanamayacağı güzellikte bir benzetme anlatımı özelliğiyle ortaya çıkmaktadır. Başka bir örnekte, koşut sözdizim tümcelerinden oluşan betimlemeli anlatımın yüzey yapıda sıfat-fiil oluşumu görülüyor. Yapıların koşut olmasından doğan uyum, hem koşutluk, hem yineleme, hem de herşeyen önce anlatılmak istenen bir görünümü öncelemektedir: (18)Yol boyu, "Şu impala süsecek gibi bakıyor - bu manda kakacak gibi eşiniyor -o zebra tepecek gibi kişniyor - şurdaki kaplan kapacak gibi yalanıyor -burdaki yılan saracak gibi tıslıyor - ordaki arı sokacak gibi vızlıyor - tepedeki kuş gagalayacak gibi gaklıyor - aşağıdaki timsah dalacak gibi hıslıyor ..." diye sanrılar geçire geçire bir haller oldu, temkin, tedbir ve ihtiyarı elden bırakmadan yürüyeceğim diye kasılmaktan oraları buraları tutuldu.(ACY:151) Karışık Yapılı Benzetmeler (NFH) Sezgin Kaymaz’ın benzetmeleri, benzetmeler ve benzetme edatları çeşitlendiğinde ve ad öbekleri çoğaldığında daha güçlenmektedir: (19) Gerilmiş yay gibi kaşlarıyla, Kevser sazlıkları kadar uzun ve kıvrık kirpikleriyle, kimi zaman gece mavisi, kimi zaman yeşim yeşili, kimi zaman safran sarısı, kimi zaman opal siyahı, kimi zaman mus grisi gözleriyle, laleler kadar biçimli, kah alev kırmızısı, kah transparan pembe, kah böğürtlen şırası moru dudaklarıyla, çekici, simetrik, küçük ve kalkık burnuyla, çarpışmaya hazır bir koçbaşı gibi çıkık, kalkık, sert hatlı çenesiyle nasıl güzeldi! Pelagornis sandersi kanatları kadar geniş omuzları, uzun, zarif parmakları, selvi gibi boyuyla nasıl güzel.(NFH:12) Yukarıdaki örnekte AD öbeği değişik sözcüklerle genişlemiş, ayrıca, ad öbeğini niteleyen altyapı tümcesi sıfat-fill biçiminde yüzey yapıya gelmiştir. Aşağıdaki örnekte ise Gibi ve Kadar edatlarının birlikte kullanımında benzetmeli anlatıma verdiği çeşit ve güzellik görülmektedir. Böylece anlatımdaki tekdüzelik de ortadan kalkmış olmaktadır: (20) Hiçbir tebliğe benzemiyordu bu tebliğ, sarsıldılar. Kükreyen Çimenler Platosu'nu kar gibi örten sonsuz sayıda meleciğin dolu basmış fığ tarlası gibi boyun eğdiğini göremiyordular, sanasın şu ana kadar her ne söylendiyse bir bunlara söylenmiş, her ne söylenecek idiyse bir bunlara söylenecekmiş. Boyun büktüler. (s. 126) ACY’da tümcelerin daha uzunca olduğu gözleniyor. Yazar, bir ölümlü varlık olarak, daha iyi tanıdığı dünyayı dünya gözüyle daha iyi anlatıyor. Hem ‘gibi’, hem de ‘kadar’ içeren bir örnek: (21) İmiğinin tam da orta yerine bir ilahi mühür gibi yapışmış ademelması, o zamana kadar gariban bir meyve olduğuna bakmayıp ona bir çırpıda, bir damlacık tükürüğü yutabilmenin bile ne büyük bir lütuf olduğunu anlatıverdi. (ACY:206) ‘Kadar’ Benzetmelerde ‘Kadar’ edatının genellikle miktar bildiren tümcelerde kullanıldığı gözlemlenmiştir. Aşağıdaki örnek, tam Kaymaz’a özgü denilebilecek bir ‘miktar’ oranını gösteriyor: (22) O kadar mı o kadar da, o kadarını da beklemiyordu işte. Hiç beklemiyordu. (s.76) Yukarıdakı örnekte dikkati çeken bir özellik, benzetme edatının yinelenmesidir. Yinelemelerin metinlerde etkili bir araç olduğu klasik çağlardan beri bilinen bir dil kullanımı, aynı zamanda, iyi kullanılırsa, çok önemli bir deyiş belirleme gücü olduğu görülür. “Gibi” edatının yinelenmesinde olduğu gibi, “kadar” edatının yinelenmesine bir örnek aşağıdadır: (23) Bir planya tezgahı kadar keskin, o tezgahın sanatçısı kadar yaratıcı, meraklı, yumuşak, insaflı!(AYC:77) Benzetmeli anlatımda ‘kadar’ ile yapılan, derin yapıdaki tümceden yüzey yapıya ad tamlaması olarak gelen başka ilginç örnek de aşağıdadır: (24) İblis'in gördüğünü, o çatlak, su yemiş plato kırığı kadar derin ve dik paradoksu Basir Allah görebilemez miydi? (AYC:145) Kaymaz’ın söz konusu iki romanında, miktar belirtme amacı olmayan tümcelerdeki benzetmeli anlatım tümceleri diğer romanlarındakiler kadar dikkate çeker. Aşağıdaki örnekte, ‘kadar’ın yalın bir adla kullanıldığı bir tümce görülüyor: (25) Senin adın Azrail..." dedi kılıç kadar keskin bir bilek hareketiyle Azrail'i göstererek; "Seninki İsrafil ..." Şimdi İsrafil'i gösteriyordu, havaya bir zahiri kılıç darbesi daha savurmuştu. (ACY:98) Benzetmeli anlatımlarda, tek başlarına bir deyiş belirleme gücü olmadığı savunulan edatların bile, belli bir durum bağlamı ve sözbilim temelleri uygulanarak nasıl güç kazandığı aşağıdaki örnekte görülebilir: (26) Tepesine dikilen sayılamayacak çok küçük meleğe titreyip içi çekilerek ve korkarak bakıyor, değil dikilip doğrulmak için çaba gösterecek kadar, kımıldanacak kadar dahi mecal kırıntısı bulamıyordu içinde. (ACY:197) AD’a eklenen yönelme eki ile birlikte ‘kadar’ edatıyla yapılan bir benzetme: (27) "Hadi!" dedi en kışkırtıcı fısıltısıyla. "Bir elmacık kopar ve ye... Ve de sonsuza kadar Cennet'te kalmayı garantile. Haydi! Kim tutar seni? Sana kimin gücü yeter?..." (ACY:199) Hem ‘gibi’, hem ‘kadar’ın birlikte kullanıldığı bir benzetme tümcesi: (28) Gerilmlş yay gibi kaşlarıyla, Kevser sazlıkları kadar uzun ve kıvrık kirpikleriyle, kimi zaman gece mavisi, kimi zaman yeşim yeşili, kimi zaman safran sarısı, kimi zaman opal siyahı, kimi zaman mus grisi gözleriyle, laleler kadar biçimli, kah alev kırmızısı, kah transparan pembe, kah böğürtlen şiresi mor dudaklarıyla, çekici, simetrik, küçük ve kalkık burnuyla, çarpışmaya hazır bir koçbaşı gibi çıkık, kalkık, sert hatlı çenesiyle nasıl güzeldi! Pelagornis sandersi kanatları kadar geniş omuzları, uzun, zarif parmakları, selvi gibi boyuyla nasıl güzel. (ACY:12) Ve ‘ki’ benzetme edatının aynı tümcede görüldüğü bir başka örnek: (29) Ki eteğinin ayak ucuna basarak ihramının arka ucunun handeyse kafasına geçecek kadar yukarı sıyrılmasına, kıçının şebek kıçı gibi açıkta kalmasına sebep olduğunun farkında değildi. (ACY:.72) Miktar gösterme işlevi olmasına karşın, zaman kavramının bulunmadığı bir ortam olan öbür dünyayı, bu dünyanın kavramlarıyla anlatmaya çalışan yazarın anlatımlarına doğal olarak bazen şaşırız kalırız. Aslında, yazarın istediğinin de bu olduğu anlatımından bellidir: (30) İblis artık Cennet ruhunu göremeyinceye kadar gülmeye devam etti.(ACY:207) Buna benzer bir başka örnek: (31) Çok uzaklardan geliyormuş kadar uzak, içinden, hatta daha da yakın bir yerinden geliyormuş kadar yakındı. (ACY:212) Aynı yerden bir başka örnek ise, zaman kavramının anlamsızlığını insana anımsatır: (32) "Gerçek" sözünü anlamsız kılacak kadar mutlak, "mutlak" demeye gerek bırakmayacak kadar gerçek.(ACY:212) S. Kaymaz’ın deyiş özellikleri, benzetme yapılarını, benzetme edatlarından önce ad ve kümelerinden oluşan sözcük öbekleri yerine, derin yapdaki tümcelerden dönüşen öbekler kullandığı zaman, çok daha güçlü anlatımlar kazanır. Gene ACY’dan alınan örneklerde bu özellikler görülebilir: (33) Azazil, peygamberdevesi görmüş bir tavuskelebeği gibi sindi, büzüldü, nefessiz, kımıltısız, korku içinde beklemeye başladı.(ACY:106) Aşağıdaki son örnekte ‘kadar’ın belirli bir yer ve miktar gösterdiği açıktır. Yazarın, bunu vurgulamalı olarak yapması, ACY’da daha önceki ‘kadar’ kullanımlarından pek çoğunun belli bir miktar göstermeyip, insana, romanda olayların sonunda, dünyaya gelişten sonra herşey gibi, miktarların da bu dünyadaki ölçülere göre ölçülebilme nedeninden kaynaklandığı izlemini verebilir. (34) Tutmuş, hazır Yeryüzü'ne indirmişken ademoğlunun içine kadar indirmişti onu. (ACY:237) Sonuç Dilin yaratıcı gücünü iyi kullanan yazarın tek başlarına deyiş gücünün olmadığı düşünülen benzetmeli anlatımlarında da önemli deyiş özellikleri içerebileceği yukarıdaki incelemelerde görülmüştür. Dili çok iyi kullanan Sezgin Kaymaz’dan alınan örnekler bu özellikleri taşımaktadır. Deyiş, kuşkusuz, yalnızca bu yazının konusunda olduğu gibi, yalnızca benzetmeli anlatımlar incelenerek bulunmaz. Buna karşın bu yazıya, benzetmeli anlatımlar ve bunların başlıca 2 edatı konu edilerek, yalnızca onların bile deyiş gücü taşıyabileceği ve diğer deyiş türleri içinde kullanımlarında birer önemli güç olarak varsayılabileceği görülmüştür. Sezgin Kaymaz’ın NFH ve ACY romanlarından örnek alınan tümcelerden çıkarılan sonuçlar aşağıda özetlenebilir: 1- S.K çoğu benzetmeli anlatında tekdüze anlatım yerine, benzetme edatlarının yinelemeli kullanımı benzetmeli anlatım güçledirmektedir. (Örnek:8, 12, 14, 17, 23) 2- S.K'ın benzetmeli anlatımlarında değişik benzetme edatları kullanması, anlatımı daha çok güçlendirmektedir. Bu özellik de 'tekdüze deyiş'ten sakınma yolunu açar.(Örnek: 2, 9, 20,28, 29 ) 3- Benzetme edatının nitelediği ad öbeği ne kadar genişlerse, benzetme anlatımı o kadar güçlü olmaktadır. (Örnek:8, 10,14,15,16, 17, 19, 21,28, 32 , 33) 4- Genişleyen ad öbeğine giren öğeler değişik dilbilgisel işlevleri olan sözcüklerden seçilirse, benzetmeli anlatım güçlü olmaktadır. (Örnek:3, 4, 5, 7, 8, 10, 14,15, 16, 17, 18, 24, 26, 28, 31, 33 ) 5- Benzetme edatının nitelediği adın, derin yapısında bir tümceden, tam bir kavramdan dönüşerek, çeşitli dilbilgisel yapılarda yüzey yapıya çıkması ve anlatımda böyle çeşitli biçimleriyle kullanılması, benzetmeli anlatımları güçlendirmektedir. (Örnek: 8, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 25, 26, 28, 29, 30, 31, 21, 33) 6-Belli kullanım kalıpları, yinelemeler, benzetmelere yeni anlamlar yükleyebilir, çünkü eklenen her dil öğesi anlatıma yeni bir boyut kazandırır. Seçilen örneklerde dilde zaten kullanılan benzetmeler ile, çoğu S. Kaymaz’ın kendi yarattığı benzetmeler görülmüştür. Yazar, çoğunlukla kendi yarattığı benzetmelere ağırlık vermektedir. (Örnek; 1, 3, 5, 7; 8, 10, 12, 13, 14, 15, 16, 18, 19, 23, 25, 26, 28, 29, 31, 33 ) 7-Yüzey yapıya derin yapıdan dönüşerek geçmiş sıfat-fiiller, benzetmeli anlatımların etkin ve aktif öğeleridir. (Örnek:14, 15, 16, 17, 17, 19, 24, 26, 28, 29, 30, 32, 33) Sonuç olarak belirtilmesi en önemli konu, yazarın incelenen kitaplarında kullandığı deyiş (üslup, biçem) çeşitleri olmalıdır. Bir kimsenin deyiş türleri gündelik yaşamda zamana, içinde bulunduğu ruhsal, kişisel, toplumsal ve bölgesel etmenlerin verdiği durumlara göre sürekli değişir. Bu nedenle hiç kimse her an aynı deyiş biçimiyle konuşmaz. Yazar da aynı durumdadır; her kitabındaki her kişi, ayrı ayrı konuştuğu gibi, aynı kişi, çeşitli durumlara göre ayrı deyiş biçimleriyle konuşur. Sezgin Kaymaz, romanlarında dilin bu özelliğine dikkat eden bir yazardır. Onun her karakteri, bulunduğu durumlara göre, edindiği eğitime ve yetiştiği çevreye göre değişik konuşur. Sezgin Kaymaz, Türk romancılığında, bu bakımdan, bir Charles Dickens gibi, çok karakterleri romanına getirir, onları kendi kişilikleriyle resim gibi canlandırır ve konuşturur. Sezgin Kaymaz’ın çizdiği her karakter, okuyucunun yalnız imgesinde değil, unutulmazlar arasında, yanıbaşındadır. NFH ve ACY Sezgin Kaymaz başlıca aşağıda belirtilen deyiş türlerini kullanır: 1- Gündelik Deyiş (Colloquial Style ) Yazar, herkesin konuştuğu, herkesin anlayacağı biçimlerdeki sözcük, tekerleme, deyim, benzetme, bazen atasözü, çoğunlukla basit tümce yapıları gibi niteliklerde tümceler kullanır. Cennet’teki yaşamın anlatıldığı o gizemli yaşamı ve oranın sakinlerini, dünyada bulunan bizlerin anlayacağı gibi anlatır. ACY’da ise, zaten dünyaya dönüş sözkonuısu olduğundan, bu dünya insanın gözleri, bizim sözlerimiz ve gözlerimizle anlatılır. 2- İşlenmiş Deyiş (Vigorous Style) S.Kaymaz, her iki romanında da, yer yer işlenmiş deyiş kullanır, çünkü öbür dünya varlıklarından melekleri konuşturduğunda deyiş biçiminin işlenmiş olması gerekir. 3- Görsel Deyiş (Graphic Style) İncelenen her iki romanında da, diğer bütün romanlarında olduğu gibi, Kaymaz görsel deyişi ustalıkla dile getirir. Onun her karakteri bir fotoğrafın, bir videonun bize verdiklerinden belki daha fazlasını verir, çünkü fotoğraf ve video kişilerin yalnızca dış görünüşünü ele alır; Kaymaz’ın anlatımları ise, onun kişi betimlemelerini canlı olarak okuyucunuın yanıbaşına koyar. Unutulmazlar. 4- Açık Dyiş (Perspicious Style) Kaymaz, açık deyişi bazı romanlarında da kullanıri ama bu iki romanda bu tür deyiş biçimi daha sık görülmektedir, çünkü bütün dinlerin temelinde insanların hepsinin de anlaması gereken gerçekler ve dersler vardır. Bu nedenle, anlatılanların da açık ve karmaşıklığa yer vermeyecek gibi olması gerekir. KAYNAKÇA Doğan. Nuh. (2014). Çok İşlevlilik Açısından Türkçe Edatların Sözdizimsel ve Anlambilimsel Yapısı. Dil Araştırmaları. S.15 ss.105-119 Johanson, Lars, and Eva A. Csato. (1998). in The Turkic Languages. ‘The Structure of Turkish’. Routledge Handbooks. Karahancı, İbrahim. (2017).Sözcük Birimlerinin Üslup Olujşumuna Katkısı II. Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi, s.6(2), ss.749-768. Kaymaz, Sezgin. (2008). Ateş Canına Yapışsın. İletişim Yayıncılık. İstanbul. (2018). Nefha. Kırmızı Kedi Yayınevi. İstanbul. Kelepir, Meltem. (2001). Topics in Turkish Syntax: Clausal Structures in Turkish. Massachusetts Institute of Technology Doktora Tezi. Nesfield, John. (1942) Matriculation English Course. Macmillan & Co. Ltd. London. England. Sev, İ. Gülsel. (2012). Türkiye Türkçesi’nde GİBİ Edatıyla Kurulan Benzetmeli Anlatımlar. Turkish Studies. International Journal for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic. Vol.7/4. pp.499-512. Ankara. Solak, Edina, Alica Arnaud. (2011). “Contrastıve Analyses of Postposıtıons ın Turkısh Language and Preposıtıons ın Bosnıan Language on the Example of the Novel „Death and the Dervısh?”. 1st International Conference on Foreign Language Teaching and Applied Linguistics. May 5-7. Sarajevo. Uzun. Nadir Engin. (2000). Anaçizgileriyle Evrensel Dilbilgisi ve Türkçe. Multilingual Yayınevi.İstanbul. Şehidoğlu, Onur Tolga. (1996). A Sign-Based Phrase Structure Grammar for Turkish. Middle-East Technical University. Ankara. MS Thesis. [1]Emekli Öğretim Üyesi. En son görev yeri: KKTC Uluslararasi Kıbrıs Üniversitesi İDE Bölüm Başkanı [2]Bundan sonra NFH ve ACY olarak anılacaktır. Prof. Dr. Ünsal Özünlü
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR